Türkler söz verir ama tutmaz (mı?) - My files - File Catalog - Personal site
Main Registration

Login

Welcome Guest | RSSSaturday, 2016-12-03, 12:35 PM
Menu du site

Section categories
My files [88]

Tag Board
50

Our poll
sitenin orani nasil
Total of answers: 12

Statistics

Total online: 1
Guests: 1
Users: 0

File Catalog
Main » Files » My files

Türkler söz verir ama tutmaz (mı?)
2011-10-16, 9:26 PM

Türkler söz verir ama tutmaz (mı?)

16 Ekim 2011 !

 


Geçtiğimiz haftalarda MİT-PKK görüşmelerinin neden başarısız olduğu, sözünden cayanın kim olduğu konusunda yazılar okuduk. Bu tartışma ve Yıldıray Oğur’un 13 Ekim 2011 tarihli "Söz, devlet sözü” başlıklı güzel yazısı bu haftaki yazımın esin kaynağı oldu. İttihatçıların (İTC) ve Kemalistlerin siyasi rakiplerine verdikleri ve tutmadıkları sözlerin bir çetelesini çıkardım. Kanımca bu tarihçe, Türk milliyetçileri için olduğu kadar, rakip milliyetçiler (Osmanlı döneminde Arap, Rum ve Ermeni vb. milliyetçileri, günümüzde özellikle Kürt milliyetçileri) için de önemli dersler içeriyor.


Frenkler mi Osmanlılar mı?

Jön Türklerin 1890 tarihli Paris toplantısında Mizancı Murad, Arap katılımcılara bir Arap devleti kurma niyetlerinin olup olmadığını sorduğunda, Meclis-i Mebusan üyesi Beyrutlu Marunî Halil Ganem şöyle demişti: "Biz Araplar biliyoruz ki, eğer Frenkler ülkemize girerlerse, birkaç yıl içinde topraklarımız onların eline geçecektir ve ülkeyi diledikleri gibi yöneteceklerdir. Türklere gelince, onlar bizim dinimize inanırlar ve âdetlerimizi bilirler. Dört yüz yıllık yönetimleri boyunca bir santimetre mülkümüzü dahi almamışlardır. Arap aydınlarının ve ileri gelenlerinin ümmetlerinin Osmanlı çıkarları çerçevesinde yaşamasından başka bir isteği yoktur.”

Nitekim 1908’de Meşrutiyet’in ikinci kez ilan edilmesinden sonraki ilk seçimlerde Meclis’e giren 240 veya 288 mebusun 50 veya 67’si Arap’tı. Buna karşılık, Aralık 1908’de Paris’te kendilerine Suriye Merkez Komitesi adını veren grup tarafından yayınlanan beyannamedeki en aşırı talep olan Arap vilayetlerine bir çeşit özerk statü tanınması fikri İstanbul’da Meclis-i Mebusan’daki Arap mebuslar arasında infial yaratmıştı. Hatta deklarasyonu kaleme alan Raşid Mutran’ın ailesinden dahi bu girişimi lanetleyenler olmuştu.


Türk-Arap monarşisi

Abdülhamid’in 31 Mart Olayı bahane edilerek 1909’da tahttan indirilmesinden sonra iktidara yerleşmeye başlayan İttihat ve Terakkiciler’in reformları yerleştirmek amacıyla merkezî otoriteyi güçlendirmek için attığı adımlar bu olumlu süreci tersine çevirdi. Özellikle İttihatçıların Suriye’deki idarî makamlara kendi adamlarını yerleştirmeleri ve buradaki okullarda, mahkemelerde ve idarî birimlerde Türkçe kullanımını mecburi hale getirmeleri muhalefetin ‘Arapçılık’ hareketi etrafında toplanmasına neden oldu. Ancak bu dönemde bile Araplar arasında Osmanlı Devleti’ne karşı takınılacak tutumda netlik yoktu. Örneğin 1909 yılında Paris’te kurulan El Cemiyyeti’l-Arabiyyeti’l-fetat (Genç Arap Cemiyeti) Arapları hem Osmanlı’nın hem de yabancıların egemenliğinden kurtarmak gibi radikal bir hedefe sahipken, el-Kahtaniyye (Arapların ilk atası sayılan ‘Kahtan’ın Oğulları’) adlı gizli örgüt, Osmanlı Devleti’ni Avusturya-Macaristan örneğindeki gibi ikili bir monarşi haline getirmeyi hedefliyordu.

İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın Arap üyeleri ise Filistin’e Yahudi göçü gibi önemli bir konuda ya da Fırat üzerinde İngiliz Lynch şirketinin vapur işletmesi gibi ikincil konularda hâlâ milliyetçilikten uzak bir tavır sergiliyorlardı. Ancak 1911 Trablusgarp ve 1912-1913 Balkan Savaşları (daha doğrusu hezimetleri) sonrasında Osmanlı İmparatorluğu, Araplar için güvenli bir şemsiye olma niteliğini yitirince Araplar kendilerine yeni bir yol çizmek zorunda kaldılar.


1913 Arap Kongresi

Osmanlıcı ancak adem-i merkeziyetçi (Prens Sabahattinci) Araplar bu amaçla 18-24 Haziran 1913’te Paris’te bir ‘Arap Kongresi’ topladılar. (Paris daha önce İttihatçılar ve Kürt milliyetçileri için olduğu gibi Arap milliyetçilerinin de ‘başkenti’ idi.)

Kongreden bir hafta önce Gürcü kökenli, Bağdat doğumlu Sadrazam Mahmud Şevket Paşa şüpheli bir suikasta kurban gitmişti, dolayısıyla siyasi ortam gergindi. İTC ve farklı görüşlerdeki Arap gruplar uzun süre kongreyi engellemeye çalıştılar. İTC bunu başaramayınca cemiyetin umumi kâtibi Mithat Şükrü (Bleda) ile birkaç kişiden oluşan bir heyeti Paris’e gönderdi. Kongrenin Hıristiyan Araplardan oluşan delegeleri İTC’ye güvenilmeyeceğini söyleyerek görüşmelere katılmadılar. Uzun tartışmalardan sonra taraflar (İTC ve Müslüman Araplar) bir anlaşma sağladılar. Kongre Heyeti Başkanı sıfatıyla Abdülkerim el-Halil ile İTC adına Dâhiliye Nazırı Talat Bey tarafından imzalanan anlaşmanın önemli maddeleri arasında, Arap vilayetlerinde resmî işlemlerin Arapça yapılması, ilk ve ortaöğretimin Arapça yapılması, yüksek öğrenimin bölgedeki çoğunluğun dilinde yapılması, ortaöğretimde Türkçenin zorunlu ders olması, vali dışındaki tüm devlet görevlilerinin Arapça bilmesi, askerlerin memleketlerine yakın yerlerde askerlik yapması, vilayetlerde yerel meclislerin kararlarının geçerli olması, Osmanlı Devleti’nin her hükümetinde en az üç bakanlığın Araplara verilmesi, idari, adli ve ilmi sınıflarda Arap görevlilere yer verilmesi vardı.


Cemal Paşa’nın işleri

İttihatçıların Arapların tüm isteklerini kabul etmelerinin nedeni kısa sürede anlaşıldı. İttihatçılar Araplara verdikleri sözleri tutmayacaklardı. Nitekim Kongre Başkanı Abdülhamit Zöhravi, Ayan Meclisi üyeliğine atandığı halde antlaşmanın diğer koşulları uygulanmadı. Dahası önemli Arap liderlerinden Aziz Ali Mısri, İstanbul gizli polisi tarafından 9 Şubat 1914 günü Tokatlıyan Oteli’nde tutuklandı ve kısa bir yargılamadan sonra idama mahkûm edildi. Gerçi daha sonra İngilizlerin araya girmesiyle idam cezası affedildi ancak bu olay, Arap milliyetçilerinin gözünde İttihatçıların tüm itibarını kaybetmesine neden oldu. İttihatçılar bununla da kalmadılar, bölgeye Cemal Paşa’yı atadılar. Cemal Paşa’nın Suriye ve Lübnan’da izlediği gaddar politikalar Arap milliyetçiliğini ayrılıkçı çizgiye hızla taşıdı. Haziran 1916’da Mekke Şerifi Hüseyin’in kendi adına çıkardığı bir fetva ile başlayan sözde ‘Arap İsyanı’, Türk tarih yazımında "Arapların Türkleri arkadan hançerlemesi” olarak anılacaktı. Savaşın sonunda ortaya çıkan tablonun ne Arap milliyetçilerini ne de Türk milliyetçilerini memnun ettiğini herhalde belirtmeye gerek yok.


İttihatçı-Taşnak ittifakı ve hazin sonu

Aynı dönemde, benzer bir süreç Türk-Ermeni ilişkilerinde de yaşanmıştı. 27 Eylül 1907’de Jöntürk hareketinin Selanik ve Paris kolları Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adı altında birleştiğinde hareketin önündeki en önemli sorun hareketi Anadolu’da yayacak bir teşkilata ve etkinliğe sahip olmamaktı. İşte bu eksiklik 27-29 Aralık 1907’de Paris’te yapılan kongrede Haçadur Malumyan (nam-ı diğer Agnuni), Prens Sabahaddin ve Ahmet Rıza’nın başkanlık yaptığı üç oturumda kurulan ittifakla dolduruldu.

23 Temmuz 1908’de II. Abdülhamid’in Meşrutiyet’i ikinci kez ilan etmesini sağladıktan sonra Talat, Nazım ve Bahaddin Şakir daha önce alınmış kongre kararlarına bağlılıklarını teyid etmişler, sadece Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden vazgeçtiklerini söylemişlerdi. Bu geri adıma ses çıkarmayan Taşnaksutyun’un İTC’ye ilettiği 3 Ağustos 1908 tarihli talepler listesinde Ermeni vilayetlerinde serbest dolaşıma izin verilmesi, 1895-1908 arasında Ermeniler aleyhine çıkarılan bütün kararnamelerin geri çekilmesi, Ermeni siyasi tutukluların salınması, sürgünlerin ve göçmenlerin evlerine dönmesine izin verilmesi vardı. Bu tekliflerin hemen hepsi kabul edildi. 1908 eylülünde Hamidiye Alayları’nın dağıtılması kararı alındı, 1909 kasımında Hamidiyeci Kör Hüseyin Paşa tutuklandı ve elinden alınan bütün toprakları yasal sahipleri olan Ermenilere iade edildi. Ortaya çıkan olumlu havada Balkanlar, Kafkasya ve ABD’de yaşayan 50 bin kadar Ermeni geri döndü. Hayvan sayısı ve rekolte arttı. Kısacası ülkede bir umut, bir mutluluk havası egemendi.


Çoğulcu Meclis

30 yıl aradan sonra 17 Aralık 1908’de açılan Meclis-i Mebusan’da 147 Türk, 60 Arap, 27 Arnavut, 26 Rum, 14 Ermeni, 10 Slav ve dört Yahudi mebus yer aldı. Partilere göre dağılım ise 160 İttihatçı, 20-25 Ahrarcı, dört Taşnak, bir Hınçak, iki Bulgar devrimci, bir Bulgar Sosyal Demokrat ve 70 bağımsız şeklindeydi. Kısacası Osmanlı Devleti’nin çok kültürlü yapısını tam anlamıyla yansıtmasa da gayet çoğulcu bir meclis oluşmuştu. Ancak bu mutlu dönem çok uzun sürmedi. İstanbul’da yaşanan 31 Mart Olayı ve bununla eş zamanlı olarak Adana’da yaşanan (tarafların değişik adlandırmalarıyla) Adana İğtişaşı/ Faciası/ Katliamı sırasında 20 bin civarında Ermeni’nin öldürülmesinden sonra İttihatçı-Taşnak ittifakında ilk çatlak oluştu.

Trablusgarp hezimetinin gölgesinde, 29 Eylül- 9 Ekim 1911 tarihlerinde Selanik’te toplanan İTC’nin IV. Kongresi’nde "Türkçülük” doktrinini kabul edildikten sonra adında "Türk” terimi bulunan çeşitli cemiyetler kuruldu, Arap eyaletlerinde, Kırım, Kafkasya ve Orta Asya’da Türkçülük propagandasına hız verildi. Türk tarafı 1908 ruhuna bir kez daha ihanet ederken Hınçak Partisi, 1912 yılının başında kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası (HİF) ile; Taşnaksutyun ise İTC ile ittifaka devam ediyordu. İttihatçılar 1912 seçimlerinde, Taşnaksutyun’a 20 mebusluk vaat etmişlerdi ancak seçimi kazanacaklarını anlar anlamaz sözlerinden caydılar ve mebus sayısını dokuza düşürdüler. Üstelik de bunları kendileri tayin edeceklerdi. Hâlbuki daha önceden parlamentoda 14 Ermeni mebus vardı. Böylece İttihatçıların muhaliflere uyguladığı şiddet yüzünden tarihe Sopalı Seçimler olarak geçen 1912 seçimlerinden sonra İTC iktidara iyice yerleşirken, Ermeni milliyetçileri yeni düzende kendilerine yer olmadığını kavramaya başlamışlardı.


Son temaslar ve kopuş

Taraflar arasındaki son temaslar, 1878 Berlin Antlaşması’nın şartı olduğu halde tam 36 yıldır yapılmayan Ermeni Reformları konusunda oldu. İttihatçılar, Ermenilerden Batılı devletlerin bu konudaki müdahalelerine karşı çıkmalarını istiyorlardı. Taşnaklar ise Müslümanlarla tam hak eşitliği, Ermeni vilayetlerine daha önceden kararlaştırıldığı gibi Avrupalı görevlilerin atanması, bu vilayetlerdeki jandarma güçlerinin yüzde 50’sinin Ermeni olması gibi taleplerinde direniyorlardı. Hınçaklar ve Patriklik ise bu pazarlıkları hoşnutsuzlukla izliyordu.

İttihatçılar 1914 seçimlerinde, yarısını kendileri seçmek koşuluyla Taşnaklara 16 Ermeni mebus sözü verdi. Ayrıca bir Ermeni mebus Meclis-i Mebusan’ın başkan yardımcılığına getirilecekti. Tam işler yoluna girmiş görünüyordu ki, Birinci Dünya Savaşı patladı. İttihatçıların Almanya ile 2 Ağustos 1914’te gizli bir antlaşma imzaladığı günlerde Erzurum’da Taşnaksutyun’un VIII. Kongresi toplandı. İTC’yi temsilen Bahaeddin Şakir, Ömer Naci ve Hilmi Bey’den oluşan üç kişilik bir heyet Erzurum’a geldi. Heyet Ermenilerin Kafkaslarda Rusya’ya karşı bir ayaklanma çıkarmaları karşılığında Kafkasları paylaşmayı öneriyordu. Taşnaklar, hem uluslararası ortamı kendi lehlerine gördüklerinden, hem de geçmiş tecrübelerinden dolayı, İttihatçıların bu teklifine olumlu cevap vermediler. İttihatçıların intikamı acı oldu. 1915 yılının ilkbaharında başlayan ve 1917 yılının sonbaharında biten Ermeni Tehciri/ Katliamı/ Soykırımı sonucu ortaya çıkan tablo Türk milliyetçilerini memnun ettiyse (hatta hâlâ memnun etmeye devam ediyorsa da) Ermeni halkının ödediği bedeli düşününce, Ermeni milliyetçilerinin mutlu olduğunu sanmıyorum.


Kemalistlerin Kürtleri kandırması

Abdülhamit’in Hamidiye Alayları, Aşiret Mektepleri, unvanlar vb. ile merkeze bağladığı Kürtler, Birinci Dünya Savaşı’nda Türkçü tasfiye politikaların hedefi olmadılar çünkü savaşta onlara ihtiyaç vardı. Kemalistler Milli Mücadele yıllarında Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulmasından endişe eden Kürtleri çeşitli vaatlerle yedeklerine almayı başardılar. Ama bu vaatlerini hiç bir zaman yerine getirmediler. Bu sayfalarda defalarca yazdım ama okumayanlara satır başlarıyla hatırlatırsam, 23 Temmuz 1919’da toplanan Erzurum Kongresi’nin sonuç beyannamesinde ABD Başkanı W. Wilson’un "milletlerin kendi kaderini tayin hakkı” prensibinin geçerliliği vurgulanarak, konunun toplanacak "Milli Meclis”te ele alınacağı vaat edilmiş, deyim yerindeyse Kürtlere ‘havuç’ uzatılmıştı. Ancak, 4-11 Eylül 1919 tarihlerinde toplanan Sivas Kongresi’nde Wilson’dan ve "kendi kaderini tayin hakkından” söz edilmemişti bile.

20-23 Ekim 1919 tarihlerinde İstanbul adına Bahriye Nazırı Salih Paşa ve padişahın başyaveri Naci (Eldeniz) Paşa ile Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına Mustafa Kemal, Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) paşalar arasında Amasya’da imzalanan beş protokolden ikincisinde "Kürtlerin oturduğu arazi”den, "Kürtlerin ırk hukuku”ndan söz edildiği halde, 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nde bu konular görüşülmedi bile. Kürtler de verilen sözlerin neden tutulmadığını sormadılar.


Anayasal kandırmaca

Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun (günümüzdeki adıyla 1921 Anayasası) 23 maddesinden ‘İdare’ başlığı altında toplanan 12’si vilayet ve kazaların muhtariyetinin (bugünkü deyimle özerkliğinin) nasıl hayata geçirileceğine ayrılmıştı. Bu maddelerde etnik temele dayalı bir özerklikten söz edilmediği halde Kürt çevreleri epey umutlandı.

1921’de Koçgiri Ayaklanması yüzünden sıkıntılı anlar yaşayan Ankara, bölgeye gönderdiği Nasihat Heyeti sayesinde Dersimli liderlerin bir bölümünü TBMM’ye katılmaya ikna etmiş, hatta bu kişilerin oturumlara "Kürt milli giysileriyle katılmalarını” teşvik etmişti. Devletin teşvikiyle Kürt milli giysilerini sırtına çekenlerden Hasan Hayri Bey, devlete güvenmenin bedelini ağır ödeyecek, 1924’te "Kürtçülük yapmak” suçundan (suçlamalar arasında Meclis’e Kürt giysileri ile gelmek de vardı) idam edilecekti.


Özerklik sözü vermek kolay

TBMM’nin 10 Şubat 1922 tarihli oturumunda Kürtlere özerklik veren 18 maddelik bir kanun teklifi verildiğine dair İngiliz belgesini güvenilir bulmasam da, Mustafa Kemal’in 16/17 Ocak 1923 gecesi, İzmit Kasrı’na davet ettiği dönemin ünlü gazetecilerine söylediği şu sözleri ciddiye almamak mümkün mü: "Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu [1921 Anayasası] gereğince zaten bir tür yerel özerklikle oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise, o­nlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir.”

Elbette Kürtlere uzatılan bu havucun nedenini artık iyi biliyoruz: Lozan Barış Görüşmeleri’nde İngilizler Musul’un bir Arap şehri olduğunu ileri sürerek Irak manda yönetimine bağlanmasını; Türk tarafı ise Musul’un Kürt şehri olduğunu ve Türklerle Kürtlerin "etle tırnak gibi ayrılmaz” unsurlar olduğunu söyleyerek Musul’un Türkiye’ye bağlanmasını istiyorlardı.


Özerklik sözünü tutmak zor

Sonuç ne oldu derseniz, Türk devleti verdiği Musul konusunda Kürtlere verdiği sözleri tutmadı, Musul’u dışarıda bırakan Lozan Barış Antlaşması Kürt milletvekillerinin itirazına rağmen 24 Ağustos 1923’te TBMM’de kabul edildi. 20 Nisan 1924 tarihinde kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda 1921 Anayasası’nın özerklikle ilgili maddeleri yer almadığı gibi, 88. maddesinde "Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur” denerek Kürt kimliği inkâr edildi. Bu tarihten sonra Türklerle Kürtlerin ilişkisi hiç iyi olmadı. Ama Türkler Kürtlere sözler vermeye ve bu sözleri tutmamaya devam ettiler. Kürtler de nedense bu sözlere inanmaya ve her seferinde şaşırmaya devam ettiler.

28/29 Haziran 1925 gecesi idam edilen Palulu Şeyh Said’in İstiklal Mahkemesi üyesi Ali Saip (Ursavaş’a) "Hani doğruyu söylersem beni kurtaracaktın?” demesi ya da devletin sözüne güvenerek teslim olan ancak 15 Kasım 1937’de altı arkadaşla Elazığ’da idam edilen Dersimli Seyit Rıza’nın "Ben sizin hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu, ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun” sözleri devletimizin "sözünü tutmama” tarihçesinin küçük ama anlamlı anekdotlarıdır.

Sözün özü, İttihatçılar Arap ve Ermeni (bu yazıda değinmediğim Rum) milliyetçiliklerinin, en az Türk milliyetçiliğinin talepleri kadar meşru taleplerine kulaklarını tıkayarak, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını hızlandırdılar. Ama daha kötüsü bizlere boğazına kadar kana batmış bir toplum bıraktılar. İttihatçıların devamı olan Kemalistler, Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlere çeşitli sözler verdiler ama hiçbirini tutmadılar ve ülkeyi patlamaya hazır barut fıçısına çevirdiler. Kemalist devlet geleneğine sadık kalan sağ muhafazakâr iktidarlar ülkeyi kana çeviren son sürecin mimarı oldular. Eğer AKP de İttihatçı-Kemalist geleneğe teslim olarak Kürt milliyetçiliğinin en az Türk milliyetçiliği kadar meşru taleplerine kulaklarını tıkarsa, korkarım sonumuz pek hayırlı olmayacak.


Özet Kaynakça: Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar. Osmanlı İmparatorluğu’nda Osmanlıcılık, Erken Arap Milliyetçiliği ve (1908-1918), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998; Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk Arap İlişkileri, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1992; Arsen Avagian; Arsen Avagyan ve Gaidz F. Minassian, Ermeniler ve İttihat ve Terakki, Aras Yayıncılık, 2005; Ayşe Hür, "Kürtlere özerklik sözü verildi mi?”, 19 Eylül 2010, Taraf; "Cemal Paşa ve Arap milliyetçiliği”, 14 Ağustos 2011, Taraf; Ali Bilgenoğlu, Osmanlı Devletinde Arap Milliyetçi Cemiyetleri, YARMH Yayınları, 2007.


Ayşe HÜR

Taraf, 16.10.2011
Category: My files | Added by: volongoto
Views: 240 | Downloads: 0 | Rating: 0.0/0
Total comments: 0
Name *:
Email *:
Code *:
Search

Site friends
  • bedava site yapimi

  • AGAHI
    Newroz Piroz Bè
    Tavsançali.ucoz.com
    Panoya Agahi
    Céjna Qurbanè Piroz Bé



    Tavsançali.ucoz.com
    Copyright MyCorp © 2016